fil vakası
Hidâyet Güneşinin doğmasına az bir zaman kalmıştı. Kâbe'ye her taraftan insanlar
akın akın gelip hac mevsiminde ziyâret ediyorlardı. Kâbenin bu kadar çok
ziyaretçi toplamasını birtakım kimseler hazmedemiyor ve rahatsızlık
duyuyorlardı. Bunlardan biri de, Habeş Melikinin Yemen valisi Ebrehe Eşrem
idi. Ebrehe, Kâbe'ye olan insan akınını önlemek için, Bizans İmparatorunun
da yardımıyla önce San'a şehrinde Kulleys adında bir kilise yaptırdı. İçini
büyük masraflar sonucu altın ve gümüşle süsledi. Dışını çeşitli yerlerden
getirttiği son derece kıymetli taşlarla donattı. Öyle ki, o anda yaptırdığı
kilisenin bir benzeri başka bir yerde yoktu. Bu süs ve tezyînat ile,
Ebrehe, güyâ halkı buraya celbedecekti. Dolayısıyla Kâbe'ye karşı gösterilen
muazzam teveccühü aklınca kırmış olacaktı. Ebrehe, kilisenin inşası bittikten
sonra, Habeş hükümdarına takdirini kazanmak niyetiyle de şu mektubu yazdı:
"Hükümdarım, senin için öyle bir mabed yaptırdım ki, şimdiye kadar ne bir Arap,
ne de bir Acem onun gibisini yapmış değildir. Arapların haccını buraya
çevirmedikçe de asla durmayacağım. 18 Fakat Ebrehe'nin bütün bu masraf ve
gayretleri boşa çıktı. Yaptırdığı kilisenin müstesna tezyinatını ve muhteşem
yapısını görmek için birçok kimse etraftan geldi. Ama sadece süsünü, püsünü
görmek için. Kâbe'ye olan akını, yine eskisi gibi, eksilmek şöyle dursun,
artarak devam ediyordu. Kulleys'in Kirletilmesi ve Ebrehe'nin
Kararı Ebrehe'nin, Kâbe'ye olan teveccühü kırmak niyetiyle muhteşem bir
kilise yaptırdığı Araplarca da duyulmuştu. Bu arada Kinane kabilesinden Nevfel
adında biri, bu kiliseyi kirletmeyi aklına koydu. Bir gece yarısı giderek
Kulleys'in içini, dışını pisliğiyle kirletti. Sonra da kaçıp memleketine döndü.
Bu hâdise, insanların Kâbe'ye teveccühünün devam etmesinden fazlasıyla
öfkelenmiş bulunan Ebrehe'yi bütün bütün çileden çıkardı. Hâdiseyi Araplardan
birinin yaptığını da öğrenince, "Araplar bunu Kâbe'lerinden yüz
çevirttiğim için yapıyorlar. Ben de onların Kâbe'sinde taş üstünde taş
bırakmayacağım" diye yemin etti. 19 Sonra da Kâbe'yi yıkmak gayesiyle Mekke
üzerine yürümeye hazırlandı. Habeş Necaşîsinden "Mahmud" adındaki meşhur fili
istedi. Necaşî, o sırada dünyada büyüklük ve kuvvetçe eşsiz olan "Mahmut" isimli
fili, Ebrehe'ye göndererek arzusunu yerine getirdi. 20 Ebrehe ordusunu
hazırladı. Mekke'ye doğru yola çıktı. Mahmud adlı fil ile ordunun önünde
Mekke'ye doğru ilerliyordu. Ebrehe, ordusuyla, Mekke'ye yakın Muğammis
denilen mevkie gelince, bir süvari birliğini öncü olarak gönderdi. Süvari
birliği Mekke civarına kadar sokularak, Resûl-i Ekrem Efendimizin dedesi
Abdülmuttalib'in iki yüz devesi de dahil, Kureyş ve Tihâmelilerin sürülerini
gasbetti. 21 Bu sırada, Abdülmuttalib, Kureyş kabilesinin reisi idi.
Ebrehe ve Abdülmuttalib Ebrehe, bir elçi ile Kureyşlilere şu haberi
gönderdi: "Ben sizinle harbetmek için değil, şu mâbedi yıkmak için geldim.
Eğer bana karşı koymazsanız, kanınızı akıtmaktan vazgeçerim. Şâyet, Kureyş
kabilesinin reisi benimle harb etmek istemiyorsa, yanıma kadar gelsin." 22
Kureyş Reisi Abdülmuttalib'in elçiye cevabı şu oldu: "Allah adına yemin
ederiz ki, biz kendisi ile harb etmek istemiyoruz. Zaten buna gücümüz de yetmez.
Yalnız, bu mâbed Allah'ın evidir. Onu yıkılmaktan ancak Allah koruyabilir. O
kendi mukaddes beytini muhafaza etmezse, bizde Ebrehe'yi bu hareketinden vaz
geçirecek güç ve kuvvet yoktur." 23 Karşılıklı bu konuşmadan sonra
Abdülmuttalib, elçi ile birlikte Ebrehe'nin yanına vardı. Abdülmuttalib heybetli
bir görünüşe sahipti. Onu bu haliyle gören Ebrehe, içinden kendisine karşı
gayr-i ihtiyarî bir hürmet hissi duydu. Ona, şerefli bir misafir muamelesinde
bulunduktan sonra, arzusunun ne olduğunu sordu. Abdülmuttalib isteğini
belirtti: "Askerlerin, iki yüz devemi almıştır. Arzum, develerimin
iadesidir." Ebrehe, bundan pek hoşlanmadı ve alaylı bir tavırla,
"Seni görünce büyük bir adam zannetmiştim. Konuşmaya başlayınca pek de öyle
olmadığını anladım. Ben senin ve atalarının tapınağı olan Kâbe'yi yıkmaya
gelmişken, sen ondan söz etmiyorsun da, aldığım iki yüz deveden bahsediyorsun"
diye konuştu. Abdülmuttalib, Ebrehe'nin alaylı tavrına aldırmadan, "Ben
develerimin sahibiyim. Kâbe'nin de bir sahibi ve koruyucu vardır. Elbette onu
koruyacaktır" diye karşılık verdi. Bu sözler Ebrehe'yi hiddete getirdi ve
şöyle konuştu: "Onu bana karşı kimse koruyamaz!" Abdülmuttalib yine
sözün altında kalmadı ve, "Orası beni ilgilendirmez. İşte sen ve işte O!"
24 dedi. Karşılıklı bu konuşmalardan sonra, Ebrehe, Abdülmuttalib'in
gasbedilen develerini geri verdi. Abdülmuttalib ordugâhı terk ederek Mekke'ye
geldi ve olup bitenleri Kureyşlilere anlattı. Ayrıca iki yüz deveyi de Allah
için kurban etmek üzere işâretleyerek serbest bıraktı. Mekke
Boşaltılıyor Abdülmuttalib, ayrıca Ebrehe ordusunun şerrinden ve
zulmünden korunmak için Mekke'yi boşaltmalarını halka tavsiye etti. Kendisi de
birkaç kişiyle birlikte Kâbe'nin yanına vardı ve kapının halkasına yapışarak,
"Allah'ım! Bir kul dahi evini, barkını korur. Sen de kendi evini koru. Tâ
ki, yarın onların salipleri ve kuvvetleri senin kuvvetine galebe çalmasın" 25
diye dua etti. Mekke boşaltıldı. Halk, dağ başlarına ve kuytu yerlere
sığınarak, Ebrehe ordusunun yapacaklarını beklemeye koyuldu. Mekke mahzûn, Kâbe
mahzûn, Kureyş mahzûndu. Ordu Harekete Hazır, Fakat... Ertesi
günün sabahı idi. Mekke üzerine yürüyüp, Kâbe'yi yerle bir etmek için Ebrehe
ordusunda hazırlık tamamdı. Ordu bir tek işâret beklemekte idi. Tarih, Milâdî
571, 17 Muharrem Pazar günü...Ordu hareket edeceği sırada, Ebrehe'ye kılavuzluk
görevini üzerine almış bulunan Nüfeyl bin Habib adındaki adam, büyük fil
Mahmud'un kulağına eğilerek şunları fısıldadı: "Çök Mahmud! Sağ sâlim
geldiğin yere dön. Sen, Allah'ın mukaddes saydığı beldedesin!" 26 Bu
sözleri söyledikten sonra da koşarak bir dağa sığındı. Nüfeyl'in bu sözleri
üzerine, o heybetli fil birden bire çöküverdi. Kaldırmak için her tedbire
başvurdular, fakat bir türlü muvaffak olamadılar. Yönünü Yemen'e doğru
çevirdiklerinde koşuyor, Şam'a doğru çevirdiklerinde yine koşuyor, doğu tarafına
yönelttiklerinde aynı şekilde durmadan koşuyordu. Ancak, yüzünü Mekke'ye doğru
çevirdiklerinde, âdetâ bacaklarındaki kuvvet birden bire çekiliveriyor ve Mahmud
çöküveriyordu. 27 Bu heyecanlı anda, kimsenin fil-i Mahmud'un bu hareketine
akıl erdiremeyip düşündüğü sırada, Cenâb-ı Hak, celâl ile tecelli etti ve
Kur'ân'da "Ebabîl" diye adlandırılan kuşları deniz tarafından Ebrehe ordusunun
üzerine salıverdi. Kırlangıçlara benzeyen bu kuşların herbiri, biri ağzında,
ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya mercimek tanesi büyüklüğünde üçer
taş taşıyordu. Bu taşların isabet ettiği her asker, anında yerde debelenip,
ölüveriyordu. 28 Taş yağmuru ile karşı karşıya kalan askerler şaşırıp
kaldılar. Bir anda karargâh, yıkılan, yere serilen insan ve hayvanlarla doldu.
Kendilerine taş isabet etmeyenler ise, kaçışmaya başladılar. Ebrehe de o anda
canlarını zor kurtaranlar arasında idi. Fakat, aldığı bir taş yarası ile
sonradan o da arzusuna muvaffak olamadan ölüp gitti. 29 Bu arada, Kâbe
üzerine yürümemenin bir mükâfatı olarak Mahmud adındaki fil de sağ
kurtuldu. Cenâb-ı Hak, Ebrehe ordusuna Ebabîl kuşlarını musallat ettikten
sonra, Ayrıca arkasından sel halinde yağmur yağdırdı. Yağmur seli, Ebrehe
ordusunun ölülerini de silip süpürerek denize döktü. 30 Yüce Rabbimiz,
Kur'ân-ı Kerîminde bu hâdiseyi bize şöyle haber verir: "Rabbinin fil
sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
Üzerlerine bölük bölük kuşlar gönderdi.Onlara ateşte pişirilmiş taşlar attılar.
Rabbin onları yenilmiş ekin çöplerine çevirdi." 31 Bu hâdise, Resûl-i Ekrem
Efendimizin peygamberliğinin bir delili idi. 32 Zira dünyaya gözlerini açmaya
pek az bir zaman kala meydana gelmiş ve doğum yeri, sevgili vatanı ve kıblesi
olan Mekke ve Kâbe-i Muazzama harika ve gaybî bir surette Ebrehe ordusunun
tahribinden kurtulmuştur. Evet, Cenâb-ı Hakkın rahmet ve hikmeti, elbette
Habibinin yüzü suyu hürmetine bu muazzam mâbedi Ebrehe ordusuna çiğnetmeye
müsaade etmezdi ve etmedi de.
18. Sîre, 1/45; Tabakât, 1/91; Taberî, 2/109 19. Sîre, 1/47;
Tabakât, 1/91; Taberî, 2/110 20. Tabakât, 1/91 21. Sîre, 1/50, Tabakât
1/91; Taberi, 2/111 22. Sîre, 1/50 23. A.g.e. 24. Sîre, 1/51; Tabakât,
1/92 25. Sîre, 1/53; Tabakât, 1/92 26. Sîre, 1/54 27. Sîre, 1/54;
Taberî, 2/113 28. Sîre, 1/54-55; Tabakât, 1/92 29. Sîre, 1/56 30.
Tabakât, 1/92 31. Fil Sûresi 32. Resûl-ü Ekrem Efendimize risâlet vazifesi
verilmeden önce peygamberliği ile alâkalı olarak meydana gelen hâdiselere
"irhasât" denir. Bu hâdiseler, Efendimizin peygamberliğine delil teşkil ederler.
Âlimler, Fil Vak'asını da irhasâttan kabul etmişlerdir.
| |